"Benim yapabildiğim, yaptığımı umduğum, son soluğuma değin yapacağım ki önümde uzun bir zaman yok, biliyorum bu birtakım şeylerin yaklaşmakta olduğu duygusunu yaşamak ve yaşatmak. Her zaman felaketleri düşünmemek gerek. En korkunç acılardan sonra tüm bu yaşadıklarımız olağanüstü güzellikte bir yaşama dönüşebilir."
"Düşündüm de, insan kendi yaşamının yağmurlarında ıslanma fırsatını kaçırmamalı." -Charles Bukowski-
18 Ocak 2012 Çarşamba
16 Ocak 2012 Pazartesi
uzun yıllar mı dersin günler mi dersin geçeli
ne geçeli?
yokuşu çıkıp da bir başına bizim kehremanın,
müzik dolabına bir plak koyduğundan bu yana.
şimdi başlayalım yazmaya
Neresinden tutunacağımızı bilemediğimiz, elimizi her attığımızda düzeltmekten çok bozmaya eğilimli olduğumuz bir yapboz mudur hayat?
“Medeni” hayata geçebilmek için iznimiz olmadan atalarımızın kabullendiği kurallara uymak zorunda mı bırakıldık? Yoksa sınırları kesin bir şekilde kara kalemle çizilmiş bir çemberin içinde dönüp dolaşıyoruz da durup durup kendi benliğimize mi çarpıyoruz?
Tezer Özlü
15 Ocak 2012 Pazar
William Shakespeare'dan...
Yağmuru sevdiğini söylüyorsun ama yağmur yağınca şemsiyeni açıyorsun, güneşi sevdiğini söylüyorsun ama güneş açınca gölgeye kaçıyorsun, rüzgarı sevdiğini söylüyorsun rüzgar çıkınca pencereni örtüyorsun. İşte bundan korkuyorum ; Çünkü beni de sevdiğini söylüyorsun...
14 Ocak 2012 Cumartesi
Yağmur...
Kadınları en iyi yağmur mu anlar ya da yağmuru kadınlar mı anlar? Şarap içilmeyecekse peynir niye var? Kitap okunmayacaksa yağmurla çay niye var? Aşık olunmayacaksa kadınlar ve adamlar niye var? Madem ki büyük
yanlışlar olmayacak, bu hayat niye var? Şu anda bardaktan boşanırcasına yağmur var. Hep öyle denir değil mi? Bardaktan boşanırcasına… Zaman gece yarısından sabaha doğru ilerlemekte yavaş yavaş. Yağmur camlarla beraber ruhumu da yıkıyor. Zaman sabaha doğru yol alırken sessizlik hüküm sürüyor. Sessizliği bozan; huzur ve mutluluk duymama sebep olan yağmur. Yatmadan önce doğa ninni söylüyor derinden ve sakince.
yanlışlar olmayacak, bu hayat niye var? Şu anda bardaktan boşanırcasına yağmur var. Hep öyle denir değil mi? Bardaktan boşanırcasına… Zaman gece yarısından sabaha doğru ilerlemekte yavaş yavaş. Yağmur camlarla beraber ruhumu da yıkıyor. Zaman sabaha doğru yol alırken sessizlik hüküm sürüyor. Sessizliği bozan; huzur ve mutluluk duymama sebep olan yağmur. Yatmadan önce doğa ninni söylüyor derinden ve sakince.
Sesini duyuyorum. Şu an gündüz vakti olsa kendimi dışarı atıp, sırılsıklam olana, saçlarımdan sular süzülenene dek yürümek isteyeceğim an. Yürürken yüzümde bir gülümseme olacağını biliyorum. Neden diye sormayın, öyle olur işte. Geçtiğin en pis sokak bile yağmurla birlikte yıkanmıştır, cennet gibi gelir. Ayaklarına sular girer belki ama “olsun, olsun değer” dersin. Biraz da üşürsün, ama aldırmazsın işte. Yağmur sana yaşadığını hissettirir. Baharla, yağmurla birlikte yenilersin kendini. Unutursun her şeyi. O anda doğanın bir parçasısındır artık. Sana gökyüzü ağlıyormuş gibi gelir. Hep mutsuzluktan dolayı ağlanmaz ya. Mutluluktan ağlıyordur, bence. Evet, kesinlikle mutluluktan ağlıyordur. Hayat kendisini yeniliyordur. Mutlu olmuştur gökyüzü ve sevinçten gözyaşlarını rahmet olarak sunuyordur, yeryüzüne.
Yağmur dindiğinde toprağın kokusunu içine taaa ciğerlerine kadar çekersin. Toprağın kokusunu ciğerlerinde hissedince varolmanın mutluluğu sarar her hücreni. Yağmur dindiğinde huzur da bırakır. Ansızın başını kaldırıp baktığında yağmurun geride hediye olarak bıraktığı gökkuşağını görürüsün ve hemen bir dilek tutarsın. Mutlaka o dileğin gerçekleşir. Yağmur ve gökkuşağı gibi iki mucize gerçekleşiyorsa, yüreğinin en derininden duyumsadığın dileğin neden gerçekleşmesin ki? Gökkuşağı hayaldir, hayallerin umuttur. Yağmur umudun simgesidir, canverendir, varoluşun ta kendisidir. Yaşamın ta kendisidir, yaşamın ayrılmaz bir parçası, tıpkı hiç bitmeyecek umutlarımız gibidir. Yağmur her insanın gözlerinin parlamasına sebep olur. İnsanlar hayallerinde büyük ya da küçük öyküler ve şiirler düşler. Damlalar
hızla yere değmeye başladığında, hiç aklına gelmeyecek çocukluğundan bir anı gelir oturur yüreğinin tam ortasına. Hüzünle gülümsersin. Şu anda yaptığım gibi Bülent Ortaçgil’den “Yağmur” şarkısını dinlersin.
hızla yere değmeye başladığında, hiç aklına gelmeyecek çocukluğundan bir anı gelir oturur yüreğinin tam ortasına. Hüzünle gülümsersin. Şu anda yaptığım gibi Bülent Ortaçgil’den “Yağmur” şarkısını dinlersin.
İlkyaz yağmurları insana güneşli günleri vaat eder. Artık bıktığın kara kıştan çıkacağının müjdesini sunar. Doğanın yeryüzüne ve insanlara sunduğu en güzel oyuncaktır. Gökyüzünde bulutların yavaşça toplanmasını izlersin önce, sonra ışıklar saçılır etrafa ardından kocaman kocaman sesler duyulur. Evlerin camlarını titretir. Belki seni de… Sonra yağmur başlar, utanmasan altında dans etmek istersin. Çaktırmadan biriken su göllerinin üzerinden atlayarak bu mutluluğu yaşarsın. İlkyazda dünyaya geldiğim için şanslı sayarım kendimi. Ve o gün yağmur yağarsa bana Tanrı tarafından verilmiş en güzel armağanı tüm yüreğimle kabul eder, yeni yaşımın çok güzel geçeceğini umut ederim.
Ve yağmur – yağmurlar – / ah şu yağmurlar durmasa ya / ne güzel ıslanıyor ilk yaz / ne güzel ne güzel ne güzel / denize zorla sokulmuş / ağlamaklı bir çocuk gibi/
Edip Cansever
12 Ocak 2012 Perşembe
11 Ocak 2012 Çarşamba
Ayna...
Şu hayatta en özendiğim insanlardan birisi de Saim Orhan. Yani nam-ı diğer Ayna Programının sunucusu. Nedenine gelince;
Küçükken bilim çocuk dergilerini okurdum hep, orada dünyanın bir ucuna giden belgeselcilerin, araştırmacıların çektikleri fotoğraflar olurdu bol bol. Amazon ormanlarında mı dersiniz, kutuplarda mı, çöllerde mi, dünyanın her yerinden fotoğraflar olurdu hem de.O zamanlar ben de hayal kurardım hep, Oralara gidebilmeyi, görebilmeyi, gezebilmeyi çok isterdim. Kendi çapımda küçük bir belgesel çekerdim belki de kim bilir :)
Gel zaman git zaman büyüdük tabi. Hayallerim de geçen zamanda büyümeye davam etti. Türkiye de bir çok il gezme fırsatı yakalamakla birlikte hala yurt dışına çıkamamış bulunmaktayım maalesef. O yüzden de hep çeşitli ülkelere gidenlere, elinde fotoğraf makinesi, sırtında çantasıyla dolaşan gezginci tiplere acayip derecede özenirim. Farklı kültürler tanımak, farklı insanlarla tanışmak eminim çok ama çok güzel bir histir, tecrübedir. Ufkunuzu da geliştirir, yaşama bakış açınız değişir belki de.Ama hala gidemedim madem yurt dışına en azından ülkeleri tanıtan, farklı kültürleri evimize taşıyan programları izlemeyi tercih ediyorum ben de. Bunlardan birisi ve başlıcası da "Ayna". Pazar sabahı bana en mutluluk veren , zevk veren şeylerden birisi Ayna'yı izlemek...Her defasında iç geçirip, keşke Saim Orhan'ın yerinde ben olsaydım düşüncesi içimi kemirse de büyük zevk alıyorum izlerken hem de yeni şeyler öğreniyorum.
Çok mu hayalperestim bilmiyorum ya da herkes bunu ister gibime geliyor ama sırtımda çantam, boynumda fotoğraf makinem ülkeleri gezebilmeyi çok isterdim. Hatta hayatım bundan ibaret olsun. Savrulayım bir ülkeden bir ülkeye. Fotoğraf çekeyim bol bol, yeni yeni diller öğreneyim. Her şeyi ardımda bırakıp yeni yelkenlere ufuk açayım. Ailemi, arkadaşlarımı da yanımda götürebilsem hele değmeyin keyfime. İzlemesi bile zevkliyken o anları yaşaması kim bilir nasıl zevklidir. Bu yüzden teşekkürler "Ayna".
10 Ocak 2012 Salı
Dostoyevski / Yer altından notlar
Siz insanların çıkarlarının yalnızca doğal, olumlu konularla ilgili bulunduğunu, yani refahın insan çıkarlarıyla ilgili olduğunu niçin bu kadar kesinlikle düşünüyorsunuz? İnsan aklının çıkarlarla ilgili konularda aldandığı olmuyor mu hiç? Belki de insan yalnızca refahtan değil, acıdan da aynı ölçüde hoşlanıyor. Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir. İnsanın yeri geldiğinde acıyı, tutkuya varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için insanlık tarihine bakmaya gerek yok, yaşamın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize sorun yeter. Benim kişisel düşünceme göre, yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır.
İyi mi kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor. Bu açıdan, ben ne yalnız başına refahı, ne de yalnız başına acıyı yeğlerim. Ben kişisel kaprisimden, onu istediğim anda tatmin edebilme olanağımın olmasından yanayım. Komedilerde acının yerinin olmadığını biliyorum. Acı, camdan saraylara ise tümüyle yabancıdır. Acı,kuşku demektir, yadsıma demektir. İçimizde kuşku uyandıran bir camdan sarayı düşünemeyiz bile. Bununla birlikte insan gerçek acıyı tatmak istediğinden, çevresinde bir kargaşa yaratmak, yok etmek, dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz. Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







