"Düşündüm de, insan kendi yaşamının yağmurlarında ıslanma fırsatını kaçırmamalı." -Charles Bukowski-

10 Ocak 2012 Salı

Birdenbire bir şeyi anladım.Benim başka bir şehre gitmeme gerek yoktu ki. Tüm hayatım boyunca hep başka yerlere, bulunduğum mekandan ötelere gitme arzusu duymuş, kendi telaşımdan, hırsımdan, kendimle savaşmaktan yorulmuş, bunalmıştım. Şimdiyse zaten olmak istediğim yerdeydim. Tek yapmam gereken burada kalmak ve dürüstçe içime bakmaktı. Ben de öyle yaptım.
Elif Şafak

8 Ocak 2012 Pazar

Verdiğim değeri hak etmeyen insanları silmeyi,
Arkama dönüp bakmamayı...
Hiç kimse için kendime saygımı yitirecek bir
şey yapmamayı
Göz yaşlarımın değerini bilmeyi
Ve onları üç kuruşluk insanlar için harcamamayı
Ben izin vermeden kimsenin beni üzmeyeceğini
Kendimin her şeyden önemli olduğunu
Zor oldu
Geç oldu
Ama öğrendim !
Can Yücel

7 Ocak 2012 Cumartesi

Anlamak Zor...

Babam hep insanlarla uğraşmanın en zor şey olduğunu söyler bu hayatta. Büyüdükçe, yeni insanlar tanıdıkça veya başkalarının yaşadıklarını dinleyince ben de daha iyi anlamaya başlıyorum bunu.
İnsanlar...En karmaşık varlıklar bu dünyada. Ne dışıyla içi bir, ne söyledikleriyle yaptıkları. Anlaması güç, anlamaya çalışması daha bir güç. Zaman zaman inanamıyorum söylenenlere, yapılanlara. Düşünceler bu kadar mı kararmaya yüz tutmuş, yapılanlar bu kadar mı tutarsız saçma.
Kendimi bile anlayamadığım sorgulamaya çekindiğim şeyler oluyor zaman zaman. İyi olmaya çalışmak, iyi düşüncelere sahip olmak gittikçe daha bir zorlaşıyor galiba. Yıllar insanı değiştiriyor. Oysaki ben hep iyi olmak istiyorum, iyi kalabilmeyi başarabilmek...Çocuk saflığında tertemiz, bembeyaz bir sayfa barındırmak istiyorum yüreğimde...
İnsanlar bu kadar kötü olamaz, olmamalı diyorum kendi kendime. Ama bunu anlayacak yaşa bile gelemedim oysa ki. O yüzden daha bir korkuyorum. Hayatımda çıkarcı, bencil, hırslı insanlara yer vermek istemiyorum. Etrafımda bile görmek istemiyorum o tür insanları. Ama istemekle de olmuyor maalesef. Hayat karşımıza kim bilir kaç çeşit insan çıkaracak daha. Hayaldeki, olması gerektiği gibi toz pembe olmuyor her şey. Bu yüzden en büyük dileğim; iyi insanlarla beraber olmak, iyi insanlarla karşılaşmak ve en önemlisi de kötülüklerin barınmadığı, kötü insanların olmadığı bir dünyada yaşayabilmek...

5 Ocak 2012 Perşembe

Dört Eş...

Dört eşi olan zengin bir tüccar vardı. En çok dördüncü eşini sever; onu görkemli elbiselerle süslerdi. Ona büyük titizlikle davranır; her şeyin en iyisini vermeye çalışırdı.
Tüccar, üçüncü eşini de severdi. Ondan her zaman gurur duyar, arkadaşlarıyla tanıştırırdı. Ancak onun başka bir erkekle gitme korkusunu hep içinde taşırdı. İkinci eşini de severdi. Her zaman düşünceli ve anlayışlı olan ikinci eşi, aynı zamanda tüccarın en yakın sırdaşıydı. Nitekim, ne zaman bir sorunla karşılaşsa, ikinci eşiyle paylaşır, ikinci eşi ise her zaman onun zorlu dönemlerinden sıyrılmasına yardım ederdi.
Tüccarın ilk eşi ise, hep ona sadık kalmış, evin bakımı ve temizliği gibi sorumlulukları tümüyle üstlenmiş, eşinin işinde başarılı olmasında ve bu kadar zenginleşmesinde de büyük katkıları olmuştu. Ama tüccar, ilk eşini kadının ona karşı olan derin sevgisine rağmen sevmez, onu pek dikkate almazdı.
Bir gün tüccar hastalandı. Çok geçmeden öleceğini hissediyor, biliyordu. Hep sahip olduğu zengin hayatını düşündü ve kendi kendine şöyle dedi:
"Şimdi dört eşim var. Ama öldüğümde yalnız kalacağım. Ne kadar çaresizim!"
Sonra dördüncü eşine sordu, "En çok seni sevdim, en güzel kıyafetleri sana aldım ve sana büyük özen gösterdim. Şimdi ölüyorum, benimle gelecek misin?"
"Kesinlikle hayır" diye cevapladı kadın ve başka bir şey söylemeden öylece gitti. Bu cevap keskin bir bıçak gibi oturdu. Üzgün tüccar bu kez üçüncü eşine döndü: "Seni tüm hayatım boyunca sevdim. Şimdi ölüyorum, benimle gelecek misin?"
"Hayır" dedi üçüncü eşi de."Hayat çok güzel. Sen öldükten sonra yeniden evleneceğim."
Tüccarın kalbi bir kez daha kırıldı. İkinci eşine." Her zaman yardımın için sana döndüm ve sen hep bana yardım ettin. Şimdi yine senin yardımına ihtiyacım var. Ben ölürken, benimle gelecek misin?"diye sordu.
"Üzgünüm bu kez sana yardım edemeyeceğim." dedi kadın,"Sana sadece mezara kadar eşlik edebilirim."
Bu yanıt, hasta tüccarın kalbine bir yıldırım gibi düştü;artık harap ve bitkin bir haldeydi...
Sonra bir ses duydu:"Seninle birlikte terk edeceğim. Nereye gidersen git seninle geleceğim."

Tüccar, ilk karısının kendisine baktığını gördü. İlk karısı, yetersiz beslenmesi nedeniyle oldukça zayıflamıştı. Tüccar ölüme gittiği şu durumda bile onun haline üzüldü,"Keşke" dedi,"Keşke sana daha iyi bakabilseydim!"
Aslında hayatta her birimizin dört eşi var:
Dördüncü eşimiz bedenimiz. Onun iyi görünmesi için ne kadar zaman ve para harcarsak harcayalım, öldüğümüzde bizi terk edecek.
Üçüncü eşimiz, sahip olduğumuz statü ve zenginliğimizdir. Öldüğümüzde, onlar da bizimle gelmeyecek hepsi başkalarının olacaktır.
İkinci eşimiz ailemiz ve arkadaşlarımızdır. Yaşarken ne kadar yakın olursak olalım, bize ancak mezarımıza kadar eşlik edebilirler.
Birinci eşimiz ise ruhumuzdur. Hayatımız boyunca zenginlik ve statü peşinde koşarken ihmal ettiğimiz ruhumuz...Biz nereye gidersek gidelim, bizi takip eden tek şey.
Belki onu yetiştirmek ve güçlendirmek için şimdiden fazla vakit ayırmak, ölüm döşeğinde hayıflanmaktan daha iyi bir fikirdir.
Başken Üniversitesi Kültür Yayını / Eylül-2011

3 Ocak 2012 Salı

Paulo Coelho...Simyacı'dan.

Ninesini bir mektup yazarken izleyen çocuk sordu:
"Yaşadıklarımız için bir hikaye mi yazıyorsun? Yoksa benim hakkımda mı?"
Ninesi yazmayı kesti ve torununa şöyle dedi:
"Aslında senin hakkında yazıyorum.Fakat kelimelerden daha önemlisi.Kullandığım Kurşun Kalem. Umarım büyüdüğünde sen de bu kurşun kalem gibi olursun."
Çocuk merakla kurşun kaleme baktı. Özel bir kalem gibi görünmüyordu.
"Fakat daha önce gördüğüm diğer kurşun kalemler ile aynı!"
"Bu senin nasıl nasıl baktığın ile ilgili.Kurşun kalemin beş önemli özelliği vardır ki sen onlara sıkıca tutunduğunda ömrün huzur içinde geçecektir."
Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma. Bizim için bir bu el Tanrıdır ve her zaman kendi kudretiyle bizi O yönlendirir.
İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemin ucunu açmam gerekir. Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar. Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin, bu acılar seni daha iyi bir insan yapar.
Üçüncü özellik: Kurşun kalem, yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır.Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın, aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden birisidir.
Dördüncü özellik: Kurşun alemin en önemli kısmı, kalemin yapıldığı ahşabı yada dışarı yansıyan şekli değil, içerisinde yer alan kurşunudur. O yüzden her zaman kendi içine bakmalı, en çok onu korumalısın.
Beşinci özelliği ise her zaman iz bırakmasıdır...
Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın.



2 Ocak 2012 Pazartesi

Bir Sabah Yürüyüşü...

Penceremden giren güneş ışığının yüzüme vurmasıyla uyandım. Çok güzel bir uyku çekmiştim doğrusu. Mis gibi yaz havası odamın içine dolmuştu. Güllerin, yaseminlerin kokusu geliyordu hafif hafif burnuma. Saat sabahın sekiziydi ve evde herkes uyuyordu. Annem, babam, işten anca izin alıpta gelen abim ve en yakın arkadaşlarım. Nasıl başardık bilmiyorum ama aynı anda tatile çıkabilmeyi başarmıştık sonunda.
Hemen çiçekli elbisemi giydim ben de. Sessiz adımlarla kendimi taşlı, etrafı yeşillikli, çiçeklerle kaplı yolumuzda buldum. Bu sokakların hep anısı olmuştur zaten ben de.Bütün yıl özlemle, hasretle bu yollarda yürüyebilmeyi beklerim.
Hava da öyle güzel ki. Hayat, yaşamak ne güzel dedirtiyor insana.Pek bir kimse de yok daha sokaklarda, insanlar daha yeni yeni uyanmaya başlıyorlardır zaten. Biraz yürüdükten sonra balkonu menekşelerden geçilmeyen Ayşenur teyzeyi görüyorum balkonunda. El sallıyoruz hemen birbirimize o da etrafı seyrediyormuş öylesine. Biraz muhabbet ettikten sonra selam söylüyor annemlere ve ben doğruca küçük bir markete gidip kahvaltı için bir şeyler alıyorum. Çok güzel olmalı kahvaltı. En yakına arkadaşlarım gelmiş , abim gelmiş olsun o kadar da değil mi ama.

Sahil yoluna sapıyorum biraz sonra. Deniz bu saatte öyle durgun öyle zarif ve parlak ki...Sonsuza açılıyor sanki.Cennetteymiş hissini veriyor insana. Aman Allahım nasıl güzel bir manzara bu böyle. Bütün yıl boyunca bir sürü davaya bakmaktan öylesine yorgun düşmüşüm ki ilaç gibi geliyor bu manzara bana.Tüm yorgunluklarımı, mücadelelerimi unutturuyor bana.
Yavaş yavaş sokaklarda dolmaya başladı artık. Bakıyorum saat dokuz olmuş. Kendi kendimle çıktığım bu sabah yürüyüşünde oyalanmışım biraz. Ama insanın elinde değil ki. Bu temiz,güzel havayı doyasıya solumamak, denizin muhteşem berraklığına, dinginliğine kendini kaptırmamak mümkün değil...Ama evime dönmeliyim artık uyanmışlardır belki bizimkiler sonra merak etmesinler bide beni.
Köşeyi dönüp bizim sokağa saptığımda tombul, küçük bir bir kediyle karşılaşıyorum. Öyle tatlı ki sevmeden, kucağıma almadan duramıyorum. Annemlere de diyorum hep alın şöyle kedi, köpek diye hem arkadaş olur size hem de her geldiğimde bol bol severim ben diye ama dinletemiyorum işte. Kediciği bıraktıktan sonra nihayet eve varıyorum. Annem ve dostucuklarım uyanmışlar herkesin yüzünde bir tebessüm ve havada uçuşan günaydınlar...
Hayat diyorum. Şu anki mutluluğumu bir yere hapsetsem de çıkarıp çıkarıp yaşasam bu anı yeniden ne de güzel olur diye düşünüyorum ama doğruca mutfağa gitmeliyim tabi annem çağırıyor beni...
derken uyanıyorum alarmın sesiyle. Rüyaymış hepsi meğer...Tekrar uyusam ve devam etsem bu güzel rüyama olmaz mı? Lütfen ! :)

1 Ocak 2012 Pazar

Sadece Yazmak...İçten ve Öylesine...

Yazmak bir tutku derlerdi de inanmazdım. Yavaş yavaş ben de inanmaya başlıyorum buna. Keşke daha güzel ve daha anlamlı yazabilseydim, akıp gitseydi kalemimden tüm anlatmak istediklerim...
Yazdıklarım çoğu insana ulaşsaydı. Dersler , anlamlar çıkarsalardı ve hayatlarına bir yön verebilselerdi yazılarımı okuduklarında. Ne kadar büyük bir mutluluk kaynağı olurdu benim için.. Ama yazarlık öyle hafife alınacak bir meslek değil tabiki de. Her önüne gelen yazar olamaz bu devirde. Ciddi bir çalışmayı, özeni, araştırmayı ve bol bol okumayı gerektiren bir meslek. Yetenek te yadsınamaz tabi.

Benim amacım da yazarlık yapmak ya da yazarlığa soyunmak değil zaten. İçimden geçenleri, söyleyip isteyipte söyleyemediklerimi, kırgınlıklarımı, acılarımı, sevinçlerimi, başarılarımı, yeri geldiğinde başarısızlıklarımı korkusuzca, çekinmeden, kim ne düşünür diye umursamadan bir nevi kendi kendimle paylaşabilmek, kendime dönük bir uğraş sadece. Bir rahatlama yöntemi belki de.
Kalabalık ortamlardan uzaklaşıp, kapımı kapayıp kabuğuma çekildiğimde anlatabilmek, yazabilmek doyasıya...
Keşkelerimle ve geleceğe dair umutlarım ve planlarımla, kitaplarımla baş başa kalabilmek. Bazen insan yalnız kalmak, kendi kendini sorgulamak ihtiyacını duyuyor. Hissedilenlerin, duyguların, bazı zamanlarda en yakınlarımıza bile anlatamadıklarımızı yazabilmek istiyor.
Yazdıkça hafifliyor insan. En yakın arkadaşıyla dertleştikten sonraki gibi oluyor. Mutlu, rahatlamış ve geleceğe umutla bakan, geçmişiyle korkusuzca yüzleşebilen...